Zekerriya Tamir “Ey Unutulan Kiraz” Arapça-Türkçe Çevirisi

Posted on Updated on

 

 
 
“زكريا تامر”
 
 

شهقت ضيعتنا مدهوشة لما علمت أن عمر القاسم قد صار وزيرًا. وها هي ذي ضيعتنا يا عمر كما تركتها وردة من 


طين، وعشبًا أصفر، ونهرًا من الأطفال الحفاة. 

وارتبك عمر قليلاً، ولكنه قال لأمه: (لا داعي إلى البكاء. لست ذاهبًا إلى المشنقة). 

فمسحت أمه دموعها بأصابعها، وقالت بصوت مرتعش: (ليس لي غيرك في الدنيا. احرص على صحتك يا بني، 

فالقرى كلها أمراض وأوساخ. مسكين أنت. لو كان لك قريب مهم لما عينت معلمًا في قرية). 

فقال لها عمر بلهجة مرحة: (اطمئني يا أمي اطمئني، فابنك ليس زجاجًا سهل الكسر). 

وعمَّ ضيعتنا الفرح، ورحبت بحرارة بذلك النبأ الذي أذاعه الراديو. إذن عمر القاسم صار وزيرًا، فسبحان من يعطي دون 

أن يسأل، وصدق من قال إن من جدّ وجد. 

(ماذا يشتغل الوزير?). 

(تخصص له سيارة أحلى من أجمل بنت). 

(ويقبض في آخر كل شهر معاشًا يتيح له أن يأكل خروفًا في كل يوم). 

(وعندما يدخل إلى مبنى وزارته، يرتجف الموظفون خوفًا ويسلمون عليه كأنه عيسى النازل من السماء). 

(ويأمر فيطاع. يقول للمطر انزل فينزل). 

(وإذا أمر الآغا فهل يطيع الآغا). 

وحدق أهل الضيعة بوجوم وفضول إلى شاب نزل من الباص الآتي من دمشق. كان شابّا مرفوع الرأس، ذا عينين 

وديعتين وصارمتين في آن واحد. سلّم علينا كأنه واحد من أهلنا غاب عنا زمنًا ثم عاد. قال لنا إن اسمه عمر القاسم، 

وهو معلم المدرسة الجديدة. 

وقال واحد من أهل الضيعة: (يجب أن نذهب إلى دمشق لتهنئته). 

قال آخر بحماسة: (سنذهب كلنا.. الرجال والنساء والصغار). 

وقال ثالث: (ستذهب أيضًا الأبقار والخراف والدجاج والأرانب). 

قال رابع: (الفكرة عظيمة، ولكن من سيدفع أجرة الباص هل نذهب سيرًا على الأقدام?). 

ران الصمت حينًا، ثم قال رجل عجوز: (يكفي أن يذهب واحد منا ويهنئه باسم الضيعة. هو يعرف حالنا، ولن يعتب 

علينا). 

(ولكن من سيذهب?). 

قال العجوز: (اختاروا من تشاؤون. فليذهب مثلاً أبو فياض). 

فحاول أبو فياض الرفض، غير أن أصواتنا حاصرته قائلة: 

(أنت أعقلنا). 

(وأكبرنا سنّا وقدرًا). 

(وأنت تتقن الكلام حتى مع الملوك). 

(كان عمر يحبّك). 

(دائمًا كان يشرب الشاي عندك). 

(كان يحب حديثك). 

(كان صديقك). 

قال أبو فياض: (ولكن عمر كان أيضًا صديقكم وكان يحبكم. أنسيتم?). 

ونظر عمر بحب إلى الأولاد المسمَّرين على المقاعد، وقال لهم: (أنا معلمكم الجديد. اسمي عمر… عمر القاسم. 

إني أحب المجتهدين. أما الكسالى فمن الأفضل لهم أن يتخلوا عن كسلهم وإلاّ…). 

ورفع رجل أشيب طفله الصغير إلى أعلى بحركة فخور، وقال: (سأسميه عمر كاسم جده). 

ونظر إلى الأم الشاحبة الوجه المستلقية على الفراش، وضحك، وقال لها: لو كان يعرف ما ينتظره لرفض المجيء، 

ويوم أموت لن يرث سوى ثيابي). 

وقلنا لأبي فياض: (لا فائدة في التهرب. ستذهب إلى دمشق وتقابل عمر وتهنئه). 

فهزّ أبو فياض رأسه موافقًا مستسلمًا. 

وقال مختار الضيعة لعمر: (يا أستاذ.. حتى الآن لم تذهب لزيارة الآغا). 

قال عمر: (لماذا أذهب ما دمت لا أعرفه، وهو لا يعرفني?). 

قال المختار: (اللباقة ضرورية، والآغا سينفعك، فكل ما تراه عينك من أراض في الضيعة هي ملكه). 

قال عمر: (أبي وأمي لم يعلِّماني اللبّاقة، وعملي في الضيعة أن أعلِّم الصغار القراءة والكتابة). 

وقال أهل الضيعة لأبي فياض: (قل لعمر إننا ما زلنا جياعًا). 

(قل له إن جوعنا ازداد). 

(بتنا نأكل حتى الحصى). 

(حدثه عن القمل الذي يأكلنا). 

(وعن اللحم الذي نسينا طعمه). 

(حدّثه عن أمراضنا). 

(قل له إننا بحاجة إلى أطباء وأدوية). 

(ضيعتنا بحاجة إلى ماء نظيف للشرب). 

(حدّثه عن شوقنا إلى نور الكهرباء). 

(كلّمه عن الآغا وأفعاله). 

(نحن نشتغل وهو يحصد). 

(نحن نشتغل وهو يحصد). وقال رئيس مخفر الشرطة لعمر: (إني والله يا أستاذ أعُدُّك كأخي تمامًا، وسأنصحك 

نصيحة، أنت حر، إن شئت اعمل بها أو ارمها وراء ظهرك. أنت دائم السهر مع فلاحي الضيعة، ولا يليق بأستاذ مثلك 

أن يسهر معهم. معلم المدرسة شخصية محترمة). 

قال عمر: (فلاحو الضيعة ناس طيبون). 

قال رئيس المخفر: (وأنت تكلمهم كلامًا إذا سمعه الآغا فسيزعل، وإذا زعل الآغا، فالله يعلم ما يحدث). 

وصاح شاب من شبان الضيعة: (اسمعوا.. من المناسب أن يأخذ أبو فياض معه هدية لعمر). 

فتعالت أصواتنا مؤيدة، ولكن أي هدية نختار (خروف أو عدة دجاجات). 

(هذه هدية لا تليق بوزير). 

(إذن أي هدية نرسل!). 

قال أبو فياض: (أفضل هدية هي سلة من كرز ضيعتنا. أتذكرون كم كان عمر يحب كرز ضيعتنا، ويقول عن لونه الأحمر 

إنه تعبنا ودمنا). 

فأثنينا جميعًا على رأي أبي فياض. 

وقال لنا عمر: (الظلم لا يدوم). 

وقال لنا: (كيف تقبلون بحياة الذل!). 

فقلنا له: (العين بصيرة واليد قصيرة). 

فقال عمر بصوت غاضب: (اليد قصيرة لأن القلب خائف). 

وأقبل ليلٌ أبيضُ، واستسلمت الضيعة للنوم، وكنا نحن الفقراء جسدًا واحدًا مرتجفًا مبتهجًا ينادي أيام كنا ننصت 

لكلام عمر مبهورين، فكأنه عاش أمدًا في قلوبنا وقلوب موتانا. 

وعندما أشرقت شمس الصباح على الضيعة، تجمّع الرجال والصغار والنساء حول الباص المسافر إلى دمشق. 

وقال لنا عمر قبل أن يصعد إلى الباص : ( الآغا صاحب نفوذ وجاه في دمشق، وهو الذي نقلني من ضيعتكم لأني لم 

أصبح خادمًا له ولأني أحبكم، ولكن اليوم الذي تتخلصون فيه من ذلك الآغا وأمثاله ليس بالبعيد بل هو قريب، 

وسترونه أنتم لا أحفادكم، وستصبح الأرض التي تشتغلون فيها ملكًا لكم). 

وركب أبو فياض الباص وبرفقته سلة ملأى بالكرز الأحمر ذي الحبات الناضجة البراقة. 

ولما أوشكت شمس الضيعة أن تأفل، بلغ سمعنا بوق الباص العائد من دمشق، فتراكضنا إلى ساحة الضيعة. 

أتي الباص، ونزل منه أبو فياض عابس الوجه، واجمًا، وكانت إحدى يديه ما زالت تحمل سلة الكرز. 

تصايحنا بدهشة: 

(لماذا لم تعط عمر سلة الكرز). 

(ألم تقابله). 

(ماذا قال لك). 

ظل أبو فياض ساكتًا كأنه أصمّ، ووضع سلة الكرز على الأرض، وتكلم بصوت أجش، فقال للصغار: (تعالوا وكلوا الكرز، 

وعندما تكبرون لا تنسوا طعمه). 

ثم مشى متجهًا إلى بيته، فاعترضنا طريقه، وقلنا له: (تكلم، وأخبرنا بما حدث). 

قال أبو فياض: (عمر مات). 

فزعلنا كأن أمنا قد ماتت، بينما عاود أبو فياض السير وقد ازداد ظهره انحناء . 

 
 
Unutulmuş Kirazlar
 
“Zekeriyya Tamir”
 
Küçük köyümüz, Ömer el-Kâsım’ın bakan olduğunu duyunca şaşkınlıklar
içerisinde kaldı. 
 

İşte ey Ömer! Küçük köyümüz; çamurlu suyu, sarı otları ve çıplak ayaklı çocukları, nehri ile bıraktığın gibi!

 

Ömer kısa bir süre şaşkınlığa düştü ve annesine şöyle dedi: “Ağlaman için bir gerekçe yok! Darağacına gidiyor değilim ya!”

 
Annesi parmaklarıyla gözyaşlarını sildi ardından titrek bir sesle şöyle dedi:
 

“Dünyada senden başka kimsem yok. Ey oğulcağızım sağlığına dikkat et. Çünkü bütün köyler hastalıklı ve kirlidir. Nitekim sen de bakıma muhtaçsın. Eğer senin önemli bir tanıdığın olsaydı bir köye öğretmen olarak atanmazdın.”

 
Ömer neşeli bir ses tonuyla ona şöyle dedi: “Gönlünü ferah tut anne, gönlünü
ferah tut. Oğlun kolay kırılan bir cam değildir.”
 

Köyümüzü, radyodan yayınlanan bu haberle sevinç, ferahlık, hararetli bir gürültü kapladı. Çünkü Ömer el-Kâsım bakan olmuştu. İstemeksizin vereni tespih ederim.

Gayret eden bulur sözünü söyleyen doğru söylemiştir.
 
“Bakan ne iş yapar?”
 
“Ona en güzel kızdan daha güzel bir araba tahsis edilir.”
 
“Her ay günde bir koyun yemeye yetebilecek kadar maaş alır.”
 
“Bakanlık binasına girdiği zaman görevliler korkudan titrer ve sanki gökten inen
İsa’ymış gibi onu selamlarlar.”
 
“Emreder ve hemen yerine getirilir. Yağmura yağ der o da hemen yağar.”
 
“Ağaya emrettiğinde ona da hemen itaat eder mi?”
 

Köy halkı sukunet içerisinde Şam’dan gelen otobüsten inen gence meraklı yüzlerle gözlerini dikmiş bakıyordu. Başı dik bir gençti. Yumuşak ve aynı zamanda sert gözleri vardı. 
Bir müddet aramızdan ayrılan ve daha sonra geri dönen bizden biri gibi selamladı bizi.
İsminin Ömer el-Kâsım ve okulun yeni öğretmeni olduğunu söyledi.

Köy halkından biri şöyle dedi: “Onu tebrik etmek için Şam’a gitmemiz gerekir.”
 
Diğeri övünerek şöyle dedi: “Hepimiz gideceğiz… Erkekler, kadınlar, çocuklar.”
 
Üçüncüsü şöyle dedi: “Aynı zamanda ineklerimiz, koyunlarımız, tavuklarımız
ve tavşanlarımız da gidecek.”
 
Dördüncü şöyle dedi: “Düşünce harika. Ancak otobüs parasını kim ödeyecek?
Yürüyerek mi gideceğiz?
 
Bir müddet sessizlik hüküm sürdü. Sonra yaşlı bir adam şöyle dedi: “Köyü
temsîlen bizden birinin gitmesi yeterlidir. O durumumuzu biliyor. Bizi
ayıplamayacaktır.”
 
“Fakat kim gidecek?”
 
İhtiyar: “İstediğiniz birini seçin. Mesela, Ebû Feyyâz gitsin.”
 
Ebû Feyyâz reddetmeye çalıştı ancak şöyle yükselen sesimiz onun etrafını
sarmaladı.
 
“Sen en akıllımızsın.”
“Yaşça ve tecrübe olarak en büyüğümüzsün.”
“Sen hükümdarla bile konuşabilirsin.”
“Ömer seni severdi.”
“Her zaman senin yanında çay içerdi.”
“Senin muhabbetini severdi.”
“Senin arkadaşındı.”
 
Ebû Feyyâz: “Fakat Ömer sizin de arkadaşınızdı, sizi de severdi, unuttunuz
mu?”
 
Ömer sıralarına çivilenmiş çocuklara sevgiyle baktı ve onlara şöyle dedi: “Ben
yeni öğretmeninizim. İsmim Ömer… Ömer el-Kâsım. Ben çalışkanları severim. Ancak
tembellere gelince en iyisi onların tembelliklerini terk etmeleridir. Aksi takdirde…”
 
Ak saçlı adam çocuğunu övünerek havaya kaldırdı ve şöyle dedi: “ Ona dedesi
Ömer Kâsım’ın ismini vereceğim.”
 
Yatağa uzanmış soluk yüzlü anneye baktı ve güldü. Ardından ona şöyle dedi:
 
“Onu nelerin beklediğini bilseydi dünyaya gelmeyi reddederdi. Öldüğüm gün
elbiselerimden başka bir miras kalmayacak.
 
Ebû Feyyâz’a şöyle dedik: “Kaçmanın faydası yok. Şam’a gideceksin Ömer’le
görüşüp onu tebrik edeceksin.”
 
Ebû Feyyâz kabul ederek başını salladı.
 
Köyün muhtarı Ömer’e şöyle dedi: “Öğretmen! Şimdiye dek Ağa’yı ziyarete
gitmedin.”
 
Ömer: “Ben onu, o da beni tanımazken ne diye ziyarete gideyim?” dedi.
 
Muhtar: “Nezaket mecburidir. Hem ağanın sana faydası olur. Gözünün gördüğü
köydeki bütün arazi ona aittir.” dedi
 
Ömer şöyle dedi: “Annem ve babam bana nezaketi öğretmediler. Benim köydeki
işim çocuklara okuma ve yazmayı öğretmektir.”
 
Köy halkı Ebû Feyyâz’a şöyle dedi: “Ömer’e de ki biz hala açız.”
 
“De ki açlığımız daha da arttı.”
“Çakıl taşlarını yiyerek geceliyoruz.”
“Ona bizleri yiyen bitlerden bahset.”
“Yemeyi unuttuğumuz eti de.”
“Ona hastalıklarımızdan bahset.”
“Doktorlara ve ilaçlara ihtiyacımız olduğunu ona söyle.”
“Köyümüzün içmek için temiz suya ihtiyacı olduğunu.”
“Elektrik ışığına hasret olduğumuzu anlat.”
“Ona Ağa’dan ve yaptıklarından bahset.”
“Biz çalışıyoruz o kazanıyor.”
 
Komiser Ömer’e şöyle dedi: “Vallahi hocam ben seni kardeşim gibi görüyorum.
Sana bir nasihatte bulunacağım. İstersen dinlersin istersen kulak ardı edersin. Her daim 
köylüyle sabahlıyor köylüyle akşam ediyorsun. Senin gibi bir öğretmene sabah akşam 

onlarla beraber olmak yakışmaz. Okul hocası saygın bir kişiliktir.”

 
Ömer şöyle dedi: “Köyün çiftçileri iyi insanlardır.”
 
Komiser şöyle dedi: “Köylülerle konuşuyorsun ancak bunu ağa duyarsa çok
kızar, Ağa kızdığı zaman vallahi olacakları Allah bilir.”
 
Köyün gençlerinden biri bağırdı: “Dinleyin… Ebû Feyyâz’ın Ömer’e bir hediye
götürmesi uygun olur.”
 
Seslerimiz bunu destekleyerek yükseldi. Fakat hangi hediyeyi seçecektik?
 
“Koyunlar ya da tavuklardan biri.”
“Bu hediyeler bir bakana yakışmaz.”
“Öyleyse ne hediye göndereceğiz?”
 
Ebu Feyyâz dedi ki: “En iyi hediye köyümüzün bir sepet kirazıdır. Hatırlamıyor
musunuz Ömer köyümüzün kirazını ne kadar da çok severdi. Kızıl renginin bizim
emeğimiz ve kanımız olduğunu söylüyordu.
 
Hepimiz Ebû Feyyâz’ın fikrini uygun bulduk.
Ömer bize şöyle demişti: “Zulüm sürüp gitmeyecektir.”

Yine bize şöyle demişti: “Bu alçak hayatı nasıl kabul ediyorsunuz?!”

Biz de ona demiştik ki: “Göz görüyor ama kol kısa.”
Ömer sinirli bir şekilde şöyle dedi: “Kol kısa çünkü yürek korkak.”
 
Bembeyaz gece yaklaştı. Bütün köy uykuya dalmıştır. Biz fakirler,
soluklarımızı tutarak Ömer’in konuşmalarına kulak verdiğimiz günleri yâd ederek mutlu

ve sevinçten ürperen tek bir vücut olmuştuk. Adeta o, bizlerin ve ölülerimizin
kalplerinde bir ümit olarak yaşıyordu.
 
Sabah güneşi köyün üzerine doğduğunda erkekler, kadınlar ve çocuklar Şam’a
giden otobüsün etrafında toplandılar. 
 
Ömer otobüse binmeden önce bize şöyle dedi:
 
“Ağa Şam’da nüfuz ve şöhret sahibidir. Ona hizmetçi olmadığım ve sizleri sevdiğim
için beni köyünüzden aldırttı. Ancak o ağa ve onun gibilerinden kurtulacağınız gün uzak 
değil aksine yakındır. Onu siz göreceksiniz torunlarınız değil. Çalıştığınız araziler de 

sizin malınız olacak.”

 
Ebû Feyyâz bir sepet dolusu kırmızı, parlak, olgun taneli kirazla otobüse bindi.
 
Köyde güneş batmak üzereydi ki Şam’dan dönen otobüsünün korna sesi
kulaklarımıza geldi. Hemen köy meydanına doğru koşuştuk.
 
Otobüs geldi. Ebû Feyyâz arabadan asık suratlı ve donuk bir şekilde indi. Bir eli
hala kiraz dolu sepeti taşıyordu. Şaşkınlık içerisinde bağrıştık: “Neden kiraz sepetini
Ömer’e vermedin?”
 
“Onunla görüşmedin mi?”
“Sana ne dedi?”
 
Ebû Feyyâz adeta bir dilsiz gibi susmaya devam etti. Kiraz sepetini yere bıraktı
ve kısık bir sesle konuştu, çocuklara şöyle dedi: “Buraya gelin ve kiraz yiyin.
Büyüyünce kirazın tadını unutmayın.”
 
Sonra evine doğru yürüdü. Yolunu kestik ve ona şöyle dedik: “Konuş, neler
olduğunu anlat bize.”
 
Ebû Feyyâz şöyle dedi: “Ömer Öldü.”
 
Biz sanki annemiz ölmüş gibi sarsıldık. Ebû Feyyâz yürümesine kaldığı yerden
devam ederken sırtındaki kambur daha da artmıştı.